travelterminal.net'e Hoşgeldiniz Lütfen giriş yapmadan önce aşağıdaki bilgileri okuyunuz.
Kullanıcı Sözleşmesi
Gizlilik Sözleşmesi
ÜYE GİRİŞİ
 
 
ÜYE KAYIT
 
 

İran

Başkenti : Tahran
İran
Dili : Persçe, Türkçe, Kürtçe
Lurice, Belucice, Arapça
Para Birimi

:

Riyal 
Dini : İslam
Önemli Şehirleri : Tahran, Şiraz, Tebriz, Meshed, Kerman, İsfahan 

Özet Bilgi
Konum: Ortadoğu.
Yüzölçümü: 1.648.000 km² (dünyanın 18. büyük ülkesi).
Ülke sınırı: 5440 km.
Sınır ülkeler: Azerbaycan / 432 km, Azerbaycan-Nahçıvan sınırı / 179 km, Ermenistan / 35 km, Türkmenistan / 992 km, Pakistan / 909 km, Afganistan / 936 km, Türkiye / 499 km ve Irak / 1458 km. Sahil şeridi:  Hazar denizi, Basra körfezi, Umman denizi / 2440 km. İklim: Hazar Denizi kıyısında subtropikal iklim hakimdir. Ülke genelinde bozkır iklimi etkisini gösterir.
Arazi yapısı: Arazi engebeli, dağlarla çevrili, yüksektir; orta kısımlarda çöl ve dağ havzaları vardır; kıyılarda ovalar yer alır.
En yüksek noktası: Demavand dağı / 5671 mt.
Doğal kaynaklar: petrol, doğal gaz, kömür, krom, bakır, demir, kurşun, manganez, çinko, sülfür
Nüfus: 69 milyon / Tahran: 11 milyon.
Ortalama yaşam süresi: 70.26 yıl. Erkek: 68.86, Kadın: 71.74.
Etnik dağılım: Farslar %51, Azeriler %24, Gilaki ve Mazandarani %8, Kürt %7, Arap %3, Lur %2, Beluci %2, Türkmen %2, Ermeni ve diğer %1 Dil: Persçe ve Pers Lehçeleri %58, Türkçe ve Türk lehçeleri %26, Kürtçe %9, Lurice %2, Belucice %1, Arapça %1, diğer %2.
Sektörlere göre işgücü dağılımı: tarım %30 (Buğday, pirinç, diğer hububat, şeker pancarı, meyveler, fındık, pamuk, süt ürünleri, yün, havyar), endüstri %25 (petrol, petrokimyasallar, tekstil, çimento ve diğer yapı malzemeleri, gıda ürünleri, metal sanayi, silahlandırma), hizmet %45 Enflasyon: %3.2
Para birimi: İran Riyali (IRR).
Tahran
Tahran
İran İslam Cumhuriyeti'nin başkenti ve Tahran vilayetinin merkezidir. Tahran, 11 milyona yaklaşan nüfusu ile İran'ın en büyük şehri ve başkentidir. Tahran ülke nüfusunun %15'ine ev sahipliği yapmaktadır.
Tahran, çok genç bir şehirdir. 1876 yılında sadece bir köy olan Tahran, Kaçar Türklerinden Ağa Muhammed Han  tarafından başkent olarak seçildi, böylece şehirleşme başlamış oldu. Yaklaşık 100 yıl önceye kadar Tahran başkent olmasına rağmen bazı diğer İran şehirlerinden daha küçüktü, öyle ki Rey şehrinin bir kasabası olarak geçiyordu. Şimdi o şehir Tahran'ın bir bölgesi olarak tanınmaktadır.
Kaçar hanedanından sonraki devletlerin merkeziyetçi yaklaşımlarından dolayı diğer eyaletlerden göç alması sonucunda şu an en büyük İran şehri ve Ortadoğu'nun en büyük kentlerinden biri olarak tanınmaktadır.
Tahran baskent olarak, İran'ın ekonomik ve sosyal hayatına yön veren en modern şehirlerinden birisidir.
Şehir, Elburz dağlarının eteklerindeki bir platoya kurulmuş olduğundan ve çevresinde nehir, göl, deniz gibi bir su kaynağı bulunmadığından (başta hava kirliliği olmak üzere) ciddî ekolojik sorunlarla boğuşmaktadır. Şehri ciddî şekilde etkileyen hava kirliliğinin bir sebebi de Tahran'ın dünyaca meşhur trafik problemidir. Çevre yollarının görece geç yapılması ve yetersiz oluşu; şehirdeki toplu taşımacılığın tekerlekli taşıtlarla yapılması; kullanılan araçların eskiliği buna sebeptir.

Azadî (özgürlük) Meydanı: 1971 yılında yapılan bu bina Tahran’ın kuzeyinde, Tahran-Kerec özel otobanının başında yer alır. Pers İmparatorluğu’nun kuruluşunun 2500. Yılında yapılmıştır.  Anıtın yapısında değişik açıyla yerleştirilmiş 2500 taş kullanılmıştır. Ters Y harfi şeklinde yapılan bu anıt artık Tahran’ın bir sembolü haline gelmiştir. 50 bin m2’lik bir alan üzerine kurulmuştur. Aynı zamanda, içinde bir müze de yapılmıştır. Burcun alt yüzeyi 400 m2, yerden yüksekliği 45 metredir. 
Gulistan Sarayı: Tahran’daki tarihi eserlerin en eskisidir. Gulistan sarayı, zamanında Tahran’ın tarihi hisarlarının kil duvarlarıyla çevrili olan kraliyete ait binalardan biridir. Hisar, Safevi hanedanından (1502-1736) I. Tahmasb (1524-1576 arası tahtta kaldı) tarafından yaptırıldı ve daha sonra Kerim Han Zand tarafından onarıldı. Kaçar hanedanından Ağa Muhammed Han (1742-1797) Tahran’ı başkent yaptı. Tarihi hisar Kaçar hanedanın yerleşim bölgesi, Gülistan Sarayı da Kaçar kraliyet ailesinin resmi konutu oldu. Saray bugünkü formuna 1865 de yapılan yenilenme ile kavuştu. Pehlevi hanedanı döneminde (1925-1979) Gülistan sarayı resmi kraliyet resepsiyonlarında kullanıldı ve Pehlevi hanedanı kendi saraylarını Niavaran’da inşa ettirdi. 1925-1945 arasında saray binalarının önemli bir kısımı Rıza Şahtarafından yıktırıldı. Eski binaların yerine modern binalar yaptırıldı. Bugün Gülistan Sarayı yaklaşık 400 yıllık bir inşa ve yenilenme sürecinin ürünüdür.

Ulusal Mücevher Müzesi: Ferdovsi Caddesindeki Bank Melli’nin arkasında Alman Elçiliğinin yanındadır. Mücevher uzmanlarına göre dünyadaki en değerli mücevher kolleksiyonu buradadır. Buradaki taşların geçmişi yüzlerce yıl geriye gider ve her bir değerli parçanın birçok savaşa neden olduğu buradaki yazıtlarda yazılı durumdadır. 1738 yılında Nadir Şah Afşar’ın Hindistan seferi sırasında kendisine para ve içinde Derya-yı Nûr (Nur Denizi) ve Kuh-i Nûr (Nur Dağı) elması bulunan hediyeler sunulmuş. Bunlardan Kuh-i Nûr elması daha sonra birçok el değiştirmiş ve şimdi Londra’da Tower of London’da sergilenmektedir. Darya-yı Nûr elması ise şu anda Ulusal Mücevher Müzesindedir. 182 karat ağırlığıyla dünyanın en büyük pembe elmasıdır. 25 mm. genişliğinde, 38 mm. uzunluğunda ve 10 mm. kalınlığındadır ve çevresi 26 bin değerli taşla süslüdür.
Şiraz
Şiraz


Şiraz, tarihi eserler, şairler, filozoflar, savaşçılar, krallar, güller şehridir. Bunun kanıtı, şehirden havaalanına giden yolun iki yanında 8 km. Boyunca göreceğiniz gül bahçeleridir.

Şiraz bölgesinde ilk yerleşimler Akamenidler dönemine kadar gider. Daha sonra gelen Sasaniler döneminde de önemini koruyan şehir, 693 yılında Arap işgaline uğradı ve Bağdat’ın bir vilayeti oldu. 12. Yüzyılda Fars krallarından Atabek’lerin eline geçti.

Moğol ve Timur dönemlerinde Şiraz, büyük gelişme gösterdi. 13. Ve 14. Yüzyılların Şiraz’ı, dönemin İslam şehirleri içinde en gelişmişiydi. Şiraz’da yetişen Hafız ve Sadi başta olmak üzere birçok sanatçı da Şiraz’ın bir sanat ve kültür merkezi olmasını sağladı. Bu dönemde şiir ve edebiyat dışında mimari, hat sanatı ve resim dallarında eserler verildi.

Bu gelişmelere rağmen Şiraz, önce büyük depremlerle hasar görmüş, 17. Yüzyılın sonlarında Afgan akımlarına uğramış ve şehirde 18.yüzyılda ayaklanmalar başlamıştır.

1750 yılında Zend hanedanının kısa süreli iktidarı döneminde Şiraz İran’ın başkenti olmuştur. Zend Kralı Kerim Han, Şah Abbas’ın İsfahan’da yaptığı gibi Şiraz’ı geliştirmek ve büyük eserler yaratmak istemiştir.

Zend Hanedanının çöküşünden sonra gelen Kacarlar 1789’da şehri ele geçirmiş, başkenti Tahran’a taşımış ve Kerim Han’dan kalan pekçok eşyayı talan etmişler. Buşehr limanına giden ticaret yolu üzerinde bulunması avantajıyla hiç değilse ticari önemini koruyabilmiştir. 1930 yılında yapılan yeni demiryolunun Şiraz’dan geçmemesi ile bu özelliğini de kaybetmiştir.

Kerimhan Kalesi: Kerimhan Zand’in ikamet yeri ve Zendiye döneminin en büyük ve en önemli binalarındandır. Kale 4000 metre kare alana sahiptir. Duvarlarının yüksekliği yaklaşık 12 metre ve her dört köşede 14 metre yüksekliğinde dört sütun bulunmaktadır.Kerimhan kalesindeki yedi renk işlemeler Kaçar dönemine ait, beyaz devin  İran pehlivanı Rüstem tarafından öldürülmesini anlatmaktadır. Kalenin mimari yapısı Safevi dönemine ait tarihi eserlerin sebkinde olmasına rağmen Fars mimarının özellikleriyle pekiştirilmiş ve ilgi çekici yeni bir sebk oluşturulmuştur.Kerimhan Kalesinin dış görününü harika süslemelerle ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir.

Vekil Camii: 1773 yılında Kerim Han tarafından yapılmış olan bu cami, kralın ihtişam sergileme hevesinin bir ifadesi olmuştur. İran camilerindeki geleneksel dört eyvan yerine, burada çok güzel düzenlenmiş iki büyük avlu inşa edilmiş. İç avlu, harika çini işlemeli kameriye ve sundurmalarla çevrelenmiş. Caminin mihrab bölümü tamamen mozaik işlenmiş ve her biri tek parça taştan kesilmiş 48 sütunla desteklenmiş bir kubbenin altındadır.
14 basamaklı ve tek parça bloktan yapılmış mermer mimber, iç düzenlemeyi tamamlıyor. Caminin 1773 yılında yapılmış olmasına karşın özellikle çiçek desenli çini işlemelerin çoğu daha sonra Kacar döneminde yapılmış. Cami, iki büyük depremi atlattıktan sonra halen ayakta kalabilmiş sağlam bir yapı olarak dikkati çekiyor.
Vekil Pazarı: Şiraz Belediye Meydanı’nın doğusunda ve Mescid Camii’nin kenarında yer alan bu pazar Kerimhan Zend yapılarındandır. Mimari yapısı Safevi dönemine benzeyen ve Kerim Han döneminin özelliklerini taşıyan bu pazar, genişliği, büyüklüğü ve süslemeleri bakımından önceki pazarlardan daha iyi yapılmıştır. Pazarın inşasına özen gösterilmiş, sağlam ve dayanıklı yapılan pazar doğal felaketlerden hiç etkilenmemiştir. Pazarın yapımında ayrıca ışıklandırma ve hava tahliyesine dikkat edilmiştir. Pazarın kordorlarında kavisli tavanlar üzerine hoş kubbeler işlenmiştir. Bu tavanların yüksekliği  yaklaşık 11 metredir. Her odanın üstüne  pazarın ışık alabilmesi için pencereler yapılmıştır. Pazarın merkezi, Dört pazarıdır ki pazarın iki bölümünün  birleştiği yerdedir. Pazar, uzunluğu, mimari üslubu ve içinde barındırdığı esnaf çeşitliliği bakımından şehrin yetkin ve değerli bir örneği haline gelmiştir.
Nasır-el Mülk Camii: Kaçar hanedanı döneminde yaptırılmıştır. Hanedan döneminin elitlerinden Nasır-El Mülk’ün emriyle 1876 da başlanmış ve 1888 de bitirilmiştir. Kaçar döneminin en güzel yapılarındandır, mimarisi ve çini işçiliğiyle benzersizdir.
İrem Bağları: (Bağ-ı İrem)Şiraz’ın en çok ilgi çeken ve en güzel bağlarından birisidir. Başları gökyüzüne ulaşan servi ağaçlarıyla, güzel güllerle ve kenarında sulama kanallarıyla süslü bu bağ Sasanîler dönemi bağlarına benzemektedir. Köşkün dış cephe çini süslemeleri, Yusuf ve Züleyha ve Ferhat ile Şirin meclislerinin betimlemelerini göstermektedir. Bu büyük bahçe, şehrin batı tarafındadır. Kacarlar zamanında İlhanlı Muhammed Ghori isimli hükümdarın emriyle yapılmış olan bu bahçedeki bina, dönemin önemli bir mimarı olan Üstad Muhammed Hassan tarafından yapılmış. Daha sonra binanın çevresi yeşillendirilerek bu bahçe oluşturulmuş. Binanın içinde bahçeye tamamen hakim bir salon ve aynalarla süslenmiş odalar var.
Hâfız Anıt-mezarı: Fars dili ve edebiyatının büyük sanatçısı Hafız, 1324 - 1391 yılları arasında yaşamıştır. Hafız, hayatı boyunca kısa bir süre dışında Şiraz’dan dışarı çıkmamıştır. Şiirlerinde her zaman Şiraz’ın güzelliklerinden bahsetmiş ve ölümünde Şiraz’a gömülmek istemiştir. Hafız’ın gömüldüğü yer daha sonra türbeye çevrilmiş, halk arasında burası “Hafıziye” olarak isimlendirilmiştir. Hafız, eserlerinde Farsçayı öyle bir ustalıkla kullanmış ve öyle büyük eserler yaratmıştır ki, bunların başka bir dile tercüme edilmesi hemen hemen imkansız olmuştur. İranlılara göre her evde mutlaka bulunması gereken iki şey vardır. Kur’an-ı Kerim ve Hafız’ın bir kitabı. Bazıları bu sıralamayı tersine çevirip Hafız’ı birinci sıraya bile koyarlar. Hafız, İranlılar için bir halk kahramanı, bir pop yıldızı gibi sevilen ve saygı duyulan bir kişiliktir. Her İran’lı karşılaştığı sorunda Hafız’dan alıntı yaparak sözlerini desteklemeye çalışır.
Hafız’ın türbesi, geniş bir bahçe içinde iki havuzla süslü, huzurlu ama çok sayıda ziyaretçisi olduğu için pek de sakin olmayan bir yerdir. Hafız’ın mezar taşında şiirlerinden biri işlenmiştir. Bu taş, 1773 yılında Kerim Han tarafından buraya yerleştirilmiştir. 1935 yılında türbenin üzerine bir kubbe yapılmıştır. Bu kubbe, sekiz sütün üzerinde çini işlemelidir ve derviş sarığını sembolize eder.
Bahçenin bir köşesine oturup ziyarete gelenleri izleyin, çok ilginç sahneler göreceğiniz kesin. Birçok kişinin ellerinde Hafız’ın fal kitabı olan “Faal-e Hafiz” ile dolaştığını ve türbenin ruhaniyeti altında açtıkları fallarla gelecekte neler olacağını bulmaya çalıştıklarını göreceksiniz. İranlılar, Hafız’ın şiirlerinin bulunduğu fal kitabından rastgele bir sayfa seçerek orada yazılanların kendi gelecekleri hakkında işaretler taşıdığına inanırlar. Akşam olup güneş batarken türbe aydınlatılır ve hoparlörlerden kısık bir sesle okunan Hafız’ın şiirleri duyulur.
Persepolis: Büyük Pers İmparatorluğu’nun merkezi, Akamenidlerin tören merkezi olan Persepolis kenti (Yunancada Pers ülkesinin başşehri) Şiraz’ın 60 km. kadar dışındadır. İranlılar bu tarihi yere Farsçada Taht-ı Cemşid (Cemşid’in tahtı) ismini vermişler. Bu büyük yerleşim yerinin ancak gerçek bir İranlı kültüre ait olması gerektiğini düşünerek, mitolojik İran kahramanı olan Cemşid’in tahtı olması gerektiğine hükmetmişler! Antik İran hakkındaki en önemli bilgiler, o dönemden kalan saraylar, sarayların salonları, hazine dairesi, gibi taş oyma sanatıyla yapılmış eserlerin üstlerindeki yazıtlardan elde ediliyor. Pers krallarının en büyüklerinden Birinci Darius ve ondan sonra gelen Artaxerkes, Xerkes, Kurus gibi hükümdarlar bu geleneği sürdürerek büyük eserler yaratmışlardır. Persepolis’teki bu dev şehir-saray, Akamenid imparatorlarının yazlık sarayı ve tören alanı olarak yapılmış. Persepolis’in Birinci Darius zamanında ve M.Ö. 521 yılında yapılmaya başlandığı ve 150 yıl süren çalışmalarla tamamlandığı tahmin ediliyor. Yapılan araştırmalarda o dönemin büyük uygarlıkları olan Suşa, Babil ve Ekbatan’daki şehir devletlerinden gelen resmi ziyaretçilerin şimdiki Nevruz ile aynı zamana rastlayan Noruz isimli dönemde, krala çeşitli hediyeler getirdikleri ve krala saygılarını sundukları biliniyor. Persepolisin tüm alanı 125 bin m2 ve ana teras, 450 x 300 metre boyutlarındadır.
Persepolis, uzun bir dönem “altın çağ” yaşadıktan sonra, MÖ. 330 yılında Makedonyalı Büyük İskender şehri ele geçirip yakıp yıkmıştır. Zerdüştlük dinini yasaklamış, topladığı bütün Avesta kitaplarını yaktırmıştır. 
Persepolis antik kenti Kuh-i Rahmet (Rahmet Dağı) isimli bir tepeye arkasını yaslamış durumda kurulmuş. Kente giriş kapısı, merdivenli bir girişle “Gate of All Nations” (Tüm milletlerin giriş kapısı) na çıkıyor. Bu platformun altında bulunan su kanallarının uzunluğu yaklaşık 1.5 kilometre ve içinde bir insan yürüyecek kadar geniştir.

Kentin içindeki bütün binaların temelleri , sütunları ve pencerelerinin taştan yapılmış olduğu kesin. Çatılarının ahşap ve duvarlarının ise tuğla olduğu tahmin ediliyor. Ahşap düzeylerin yüzyıllara dayanamayacağı bir gerçek olduğundan, Büyük İskenderin yaptığı yıkım olmasaydı bile bu kentin günümüze kadar sağlam olarak ulaşması pek mümkün olmayacaktı.
Basamaklar/Merdivenler: Kentin en az zarar görmüş, sağlam ve özgün halde kalmış yeri olan bu basamaklar, yedişer metre uzunlukta ve taştan oymadır. Her bir taş blok, oyularak üzerine beşer basamak yapılmış daha sonra bunlar yerleştirilerek 40 kadar basamak elde edilmiştir. Basamakların dizilişi L şeklindedir. Basamak yükseklikleri öyle iyi ayarlanmıştı ki önemli ziyaretçiler atlarıyla burayı rahatca tırmanabiliyorlardı. Merdivenlerin en üstüne çıkıldığında Tüm Milletlerin Kapısından geçmeden önce trompetçilerin bulunduğu avluya çıkılıyordu. Önemli ziyaretçilerin gelişi borular çalınarak buradan duyurulurdu.
Tüm Milletler Kapısı: Bu kapı 1. Xerkes zamanında yapılmıştır ve büyük kütleli yapısıyla çok etkileyicidir. Kapıdan geçildiğinde dört ayrı yöne gidilebilir. Batı yönüne gidildiğinde ana saraya girilirdi. Bu girişin iki tarafına dev boyutlarda boğa heykelleri yerleştirilmişti. Boğa sembolü, o dönemlerde kralı ve kralın gücünü temsil ederdi. Dört yönden hangisine gidilirse gidilsin taş sütunlarla destekli koridorlarla karşılaşılırdı. Duvarları hurma dallarıyla süslenmiş olan bu koridorlardan biri 100 Sütunlu Salona gitmeden önce ziyaretçilerin bekletildiği yere açılırdı. Koridorların duvarları tuğla örülüydü, bu sayede Apadana Sarayını ve özel yaşam yerlerini önceden görmek mümkün olmazdı. Bu duvarların sadece alt kısımları günümüze kalabilmiştir.
Apadana Sarayı: Güney kapısına doğru yaklaşırken Kral Darius’un halkı huzuruna kabul ettiği ve gümüş ve altın işlemeli süsleri olan Apadana Sarayına ulaşılır. Bu sarayın çatısı 36 sütunla desteklenmiştir ve 20 metre yüksekliğindedir. Bu sütunlardan 13 tanesi günümüze kadar gelebilmiştir fakat sütun başlıklarındaki boğa şekilleri yok olmuştur.
Apadana Merdivenleri: Bu merdivenlerin dayandığı paneller ve üzerlerindeki rölyefler (taş üzerine kabartma sanatı) çok iyi korunmuş durumdadır. Rölyeflerde dini içerikli semboller ve Yeni Yıl (Nevruz) kutlamaları anlatılmaktadır. Buradaki çivi yazılarında Elamca, Babilce ve Eski Farsça dilleri kullanılmıştır. Bu merdivenleri üç bölümde incelemek gerekir. Kuzeydeki panel, Perslerin ve Medlerin saraya kabul edilmelerini gösterir. Güneydeki panelde başka çeşitli milletlerin saraya kabulleri resimlerle anlatılmıştır. Ortadaki merdivenlerin kuzey ucundan tırmanmaya başlayın (Apadana sarayına yüzünüzü döndüğünüzde orta merdivenin sağ köşesinden) ve kuzeye doğru giden basamakları çıkmaya başlarken Nevruz kabulünün başladığı anı hayal edin. Kralı ziyarete gelen bütün gruplar, kraliyet muhafızları tarafından yönetiliyor. O zamanlar, kraliyet muhafızlarının ölümsüz olduklarına inanılırdı, sayıları hiçbir zaman 10 binin altına inmezdi. Muhafızların arkasından üst sınıftaki kraliyet ailesi gelirdi. Bunların yanında iki ayrı alt sınıf bulunurdu. Bunlar Persler (tüy başlıklılar) ve Medler (yuvarlak takkeliler)di. Merdivenlerin güney ucunda ise Bütün Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan değişik milletlerin, devletlerin ve toplulukların temsilcileri ikişerli sıra halinde yukarı doğru yürürlerdi. Her bir temsilci grubundan sonra sembolik Hayat Ağacı taşınırdı. İmparatorlukta yaşayan değişik milletlerin birbirinden farklı giyimleri, saç stilleri ve kültürleri bu sunum sırasında bir arada görülebilirdi.
Kışlık Saray: Apadana’nın güneyindeki sarayın kazı çalışmaları henüz tamamlanmamıştır. Darius’un Tachara’sı (Kışlık Sarayı) diye bilinen bu mekan, güney girişindeki 3 dilde hazırlanmış yazıtlara göre Apadana’dan 2 metre kadar yüksekte olacak şekilde inşa edilmişti. Persepoliste sadece bu binanın pencereleri ovanın güney bölümüne bakıyordu. Bu sarayın yapımına Darius başlamış ve Xerxes tarafından bitirilmiştir. Saraydaki sütunlar taştan değil ahşaptandı. Girişlerin ve pencerelerin ince işçiliği bugüne kadar gelebilen parçalarda açıkça görülmektedir.
100 Sütunlu Saray: Persepoliste bulunan en büyük kalıntı burasıdır. 70 m x 70 m boyutlarındaki bu salona girmeden önce ziyaretçiler ana salonun karşısındaki dört sütunlu küçük salonda bekletilir ve 100 sütunlu saraya iki boğa heykelinin arasından girerlerdi. Giriş kapısında sıra sıra askerler beklerdi. Kral, tütsülerle çevrili bir durumda oturur, etrafında maiyeti ve hazineden sorumlu bakanıyla beklerdi. Kral hediyeleri getirenleri ödüllendirirken, Krala daha önce verilmiş olan dilekçeler de bu sırada cevaplandırılırdı. Bir sonraki delegasyon gelmeden önce getirilen hediyeler güney kapısından çıkartılarak hazineye götürülürdü. Delegeler / temsilciler geldikleri yollardan ülkelerine dönmeden önce kayıt bürosuna kaydedilirdi. Bu bilgileri içeren çivi yazılı 3.500 kadar kil tablet, günümüze kadar korunabilmiştir.
Artaxerxes’in mezarı: Persepolis'in hemen arkasındaki tepede 2. Artaxerxes’in mezarı bulunur. Buradan şehrin görünüşü çok daha belirgindir. Kral ve eşinin defnedildiği taş mezarın üst kabartmasında, Kral ve Ahura Mazda resmedilmiş. Bulunduğu yüksek tepede taştan oyma yoluyla elde edilmiş bu pano-resim, 2 bin yıldan beri zamana meydan okurcasına orada duruyor. Dönemin Zerdüşt inancı buraları çoktan terketmiş ama bu inancı hala gururla temsil ediyor gibi.
Nakş-ı Rüstem: 4 büyük Akamenid kralının mezarları, sağdan sola doğru; Xerkes, Büyük Darius, I. Artaxerkes ve II. Darius’a aittir. Büyük Dairus’un mezarı diğerlerinden daha büyük ve daha iyi korunmuş durumdadır. Bu mezara doğru baktığınızda göreceğiniz doğan güneş sembolü, bağımsızlığı sembolize etmekte, ve yanında kutsal ateşin yandığı bir tapınak görülmektedir. Darius’un başının üzerinde koruyucu melek “Forouhar” havada asılı durmaktadır. Kraliyet tahtı iki sıralı dizilmiş toplam 14 kişi tarafından taşınmaktadır. Bunlar Akamenid imparatorluğunda yaşayan 14 değişik toplumu temsil ediyor. Her bir taşıyıcının üzerindeki çivi yazısında Bu bir Part, bu bir Sattagid... vs. şeklinde ait olduğu toplum yazılıdır. Girişin iki yanındaki yazıtlarda Babil ve Elam dillerinde Zerdüşt tanrısı Ahura Mazda’ya saygı ifade eden sözler yazılıdır. Bu mezarların aslında birer mağara oldukları ve çevreleri düzenlenerek kral mezarı haline getirildiği sanılmaktadır. İranlılar ulusal destanları olan şehname’deki kahramanları Zaloğlu Rüstem’in bu kayalığı kendi gücüyle yonttuğunu düşündükleri için buraya Nakş-ı Rüstem ismini vermişlerdir.
Nakş-ı Recep: Nakş-ı Rüstem bölgesine kadar gelmişken, buraya çok yakın, bir başka tarihi bölgeyi görmeden gitmeyin. Burası da Şiraz - İsfehan anayolu üzerinde, yolun birkaç yüz metre dışındadır. Nakş-ı Recep’te de Sasanilerden kalma 4 büyük taş oyma rölyef bulunur. Bunlar o dönemin Sasani kralları 1. Ardeşir (Artaxerkes) ve Büyük Shapur’a aittir.
Pasargad: Akamenid imparatoru Birinci Darius’un mezarı burasıdır. 2 bin yıldan fazla süre geçtiği halde sağlam kalabilmesi çok şaşırtıcı olan bu mezarda kral Darius ve eşi yatmaktadır. Mezarın yanında eski şehrin kalıntıları bulunur. Persepolis kurulana kadar, yani Kurus’un hükümdarlığı bitene kadar Pasargad, imparatorluğun askeri merkezi gibiydi. Pasargad kelime anlamı olarak “Perslerin Kampı” demektir. İlk saraydan kalan kalıntılarda öncelikle “Kabul Salonu” görülür. Girişteki ince ve tek başına kalmış sütundan bunu anlayabilirsiniz. Öbür sütunlar parçalanmış ve etrafa dağılmış durumdadır. Binanın kırık parçalarından birçoğu başka duvarlar yapılmak için kullanılmış durumda. Biraz ileride Kurus dikilitaşı isminde bir taş sütun göreceksiniz. Bu sütunun üzerinde gene üç dilde çivi yazısıyla kazınmış “Akamenid Kralı Kurus” ibaresi görünür. Sütunun üzerindeki kabartma resimde dört kanatlı koruyucu cin, kafasında Mısırlı figürlere benzeyen bir süs bulunmaktadır. Sarayın ana girişinde Ziyaretçiler Salonu ve Süleymanın Zindanı (Zendan-e Solomon) isimli bir tapınak yıkıntısı göreceksiniz. Biraz yüksekçe bir yere yapılmış olan taş platform, Süleyman’ın Annesinin Tahtı (Takht-e Madar-e Soleiman) olarak bilinir. Buradaki taştan iki alınlık eski tapınaktaki kutsal bölümde olduğunuzu gösteriyor. Buradaki yerel inanışa göre Pasargad kentinde yaşayanlar, Arap işgalciler bölgeye geldiklerinde buraya zarar vermemeleri için yıkıntıların gerçek Pers isimlerini değiştirerek İslami inanışlara uygun isimler koymuşlardır. Ziyaretçiler Sarayında ve Kurus’un Özel sarayındaki çivi yazılarında “Ben Kurus, Akamenid’lerin kralı” yazıları rahatça okunmaktadır.
İsfahan
İsfahan
İran’ın önemli sanat eserlerinin bulunduğu bir şehirdir. 16. yüzyılda çıkarılmış bazı madeni paraların üzerinde bu şehrin önemini belirtmek için yer alan “İsfahan dünyanın yarısıdır” deyimi boşuna söylenmemiştir.

Şehir, müslüman istilacılar tarafından 640 yılında işgal edilmiştir. Daha sonra Deyleman ve Selçuk hanedanları döneminde başkent olarak seçilmiştir. Moğol orduları 1241 yılında İsfahan’ı işgal etmiş ve burada büyük bir katliam gerçekleştirerek binlerce kişiyi öldürmüştür. Daha sonra Timur'un orduları da İsfahan’a saldırılar düzenlemiştir.

İsfahan, en parlak dönemini 15. yüzyılda yaşamıştır. Bu dönemde Şah Abbas, ülkeyi Moğollardan temizlemiş ve İran’ın yarısından fazlasını elinde tutan Osmanlıları da Tebriz’e kadar uzaklaştırmıştır. Böylece ülkede birlik ve barışı hakim kılan Şah Abbas, İsfahan’ı başkent yaparak, mimarisine önem vermiş ve günümüze kadar ulaşan önemli eserlerin bir çoğunu yaratmıştır. Bu yüksek dönem, 100 yıldan biraz fazla sürmüş ve Afgan’lıların İran’ı işgaliyle sona ermiştir. Başkent, önce Şiraz’a sonra da Tahran’a taşınmıştır.

19.yy.daki Rus işgali, İsfehan’a kadar ulaşmış ve 1916 yılında şehir Rusların eline geçmiştir.

İsfahan’da bulunan birçok tarihi eserde kullanılan çinilerdeki mavi rengin tonu İran’ın kuru, sıcak iklimi ve kirli renkleri ile uyumlu bir kontrast içindedir. Şehrin sadece mimari yapısı değil, sakin, huzurlu atmosferi ve ılımlı iklimi de sizi olumlu etkileyecektir. Bu şehir, tamamiyle bir yürüyüş alanı gibidir, pazarda dolaşırken kaybolup gidebilir, çok güzel dekore edilmiş bahçelerde yorgunluğunuzu atabilir ve belki de Birkaç İranlı entellektüel gençle karşılaşıp fikir alışverişinde bulunabilirsiniz. Bu şehir size, gerçek İran kültür ve sanatının hangi duyarlı ve estetik noktalara erişmiş olduğunu iddiasız, gürültüsüz bir tatlılıkla gösterecektir. Burada devrim ateşinin ve politik tartışmaların gerilimi yoktur, sadece mistik ve sakin bir sanatsal duyarlılık vardır.

Nakşi Cihan Meydanı: (Meydân-ı Nakşî Cihân) 1612 yılında 1. Şah Abbas tarafından yaptırılan bu meydanın dünyanın en büyük meydanı olduğu söylenmektedir. Eski adı Meydan-ı Şah’tır. İsfehan’da görülecek birçok yere gitmek için buradan geçilir, bu nedenle bu meydan, şehrin merkezi sayılabilir. Şehir planlamacılığının en güzel örneklerinden birisi olan bu meydanın boyu 500 metre ve eni 160 metre kadardır. Meydanın çevresi sütunlu yapılarla çevrilmiş ve ortasında geniş bir havuzu olan kapalı bir mekân oluşturulmuştur. Meydan 1979 yılında UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Yerleri Listesine alınmıştır. Meydanın etrafı Safaviler'den kalma Bab-ı Ali Sarayı, Şeyh Lütfullah Camii, Şah Camii gibi tarihi yapılar ile çevrilidir.
Meydanın çevresini oluşturan binada kapalı çarşı bulunur. Bu çarşıda özellikle ince İsfahan sanatından örnekler bulabilirsiniz. Bunlar arasında minyatürler, mozaik denilen sedef kakma işleri ve enamel kaplama metal işler dikkati çeker. Bu pazar haftada bir gün erkeklere kapatılıp kadınların rahatça alışveriş etmesi sağlanır. Bu sırada erkek dükkan sahipleri dükkanlarında oturup ortalıkta görünmezler. Meydanı gezmenin en iyi zamanı öğleden sonra veya akşamüstüdür. Havuzun çevresindeki ışıkların akşamüstü yakılmasıyla meydanın atmosferi bir anda değişir ve tipik bir şark gecesi ortamı oluşur.
Mescid-i İmam: Eski adı Mescid-i Şah olan bu yapı, Nakşi Cihan Meydanı’nın güney ucunda bulunur. Caminin içi, dışı her yeri İsfahan’ın sembolü haline gelmiş olan mükemmel mavi çinilerle kaplanmıştır. Geceleri, ışığı yansıtması ile bir başka güzellik sunar. Mescidin içine girdiğinizde mükemmel akustik nedeniyle küçük bir sesin bile ne kadar çok yankı yaptığını duyacaksınız. Bilimsel araştırmalarla burada 49 çeşit yankının oluştuğu bulunmuştur. Bunlardan ancak 12 tanesi insan kulağı ile algılanabiliyor. İmam Mescidi, Şah Abbas tarafından 18 yıllık bir çalışma sonrasında 1629’da tamamlanmıştır.
Şeyh Lütfullah Mescidi: Meydanın doğu köşesinde bulunan bu mescidi I. Şah Abbas, Lübnanlı islam alimi ve kayınpederi Şeyh Lütfullah için yaptırmıştır. İlk yapıldığında mescid olarak değil dini sohbetler, dersler ve kişisel ibadet amacı güdüldüğünden minareleri yoktu. Burada İmam Mescidinden daha güzel fakat daha sade estetik bir yapı görülür.
Ali Gapu Sarayı: Kelime anlamı Ali’nin kapısı demek olan bu saray 6 katlı yapısıyla meydana hakim durumdadır. Kraliyet ailesi, bu saraydan meydandaki faaliyetleri, şenlikleri izlerdi. Yüksek balkona çıkarsanız meydanın genel görünüşünü görebilirsiniz. Arka tarafta bulunan odalardaki dekorasyon da görmeye değer.

Sallanan Minareler (Munar Junban): 14. yüzyılda yaşamış Ebu Abdullah adlı bir dervişin türbesi olan bu yapıdaki minareler bir mühendislik hatası nedeniyle sallanmaktadır. Buraya geldiğinizde ziyaretçilerin birikmesini bekleyin. Biraz sonra müezzin veya görevli bir genç çocuk gelerek önce tekbir getirecek ve uygun bir yerde zıplayarak minareleri sallayacaktır.

Si-o Se Pol: 1602 yılında Şah Abbas döneminde yaptırılan Si-o Se Pol Köprüsü Zayende Rud nehri üzerine inşa edilmiştir. Köprünün mimarı Şah Abbas’ın ordusunda yüksek rütbeli bir subay olan Allahverdi Han’dır. Köprüye sütun sayısına göre Si-o Se Pol= 33 ayaklı köprü denmesine rağmen asıl ismi Allahverdi Han Köprüsü’dür. Uzunluğu 300 m ve genişliği 14m olan köprü, günümüzde araç trafiğine kapalıdır. Yayalara açık olan bu köprü, İsfahanlıların da eğlendikleri, piknik yaptıkları, akşam gelip oturdukları yerdir.


Kum
Kum
Tahran 150 Km güneyinde bulunan Kum, Şiilerin öenmli bir merkezidir. Günümüzde de yaklaşık 40 bin öğrenciye burda İslami seminerler ve eğitim verilmektedir. Bugün 200 tane İslami araştırma ve kültür merkezi hala aktif olarak burada faaliyet göstermektedir.

Kum’da ziyaret edeceğimiz Hz. Fatima Mosameh türbesi buranın önemli ziyaret noktalarından biridir. MS. 201 yılında burada vefat eden Hz. Fatima Mosameh kutsal bir yer olartak kabul edilip Şiilerin hac merkezlerinden biridir.
Yezd
Yezd
İran’ın güneyine veya güneydoğusuna yapılacak bir yolculuk mutlaka Yezd’den geçer. Tarih boyunca, ipek yolunu izleyen kervanlar için de Yezd, önemli bir yol ayırımı olma özelliğini korumuştur. Yezd’in hemen her tarafı çöllerle çevrili olduğundan bu önemi daha da artmaktadır.
Yezd’e Sasaniler döneminde Kral I. Yezdgerd’in anısına Yezdan Gerd ismi verilmişti. Şehrin tarihi geçmişi Büyük İskender dönemine kadar gidiyor. 642 yılında Arap işgalinden sonra Yezd, tarihi İpek Yolunun önemli ve vazgeçilmez noktalarından biri olmuştur. 14. ve 15. yüzyıllarda Cengiz Han ve Timur ordularının yıkımlarından kurtulamayan Yezd, ticaret yolunun üzerinde olmasının avantajıyla kısa sürede toparlanarak bu yıkımların etkisini üzerinden atmayı becerebilmiştir.

Yezd kentinde tüm binalar çöl kumunun sarı rengiyle uyumlu bir tondadır. Yezdliler de bu coğrafyaya uyum sağlamışlar ve ağır çöl koşullarıyla başa çıkabilmeyi öğrenmişler. Örneğin, çok yakın bir geçmişe kadar şehrin su ihtiyacı, yakındaki şir Kuh dağlarından Yezdlilerin bir buluşu olan ve “Qanat” adı verilen yeraltı sulama sistemi ile sağlanıyordu. Bu kanal sistemi, 45 km. uzunluğundadır.
Yezd’de bugün çok sayıda Zerdüşt yaşamaktadır. Yezd halkı hem doğanın olağanüstü zor koşullarıyla sabırla başa çıkma konusunda, hem de toplumsal yaşamda (özellikle Zerdüşt toplumuyla birlikte yaşama konusunda) karşılaşılan sorunları sakince halledebildikleri için eşsiz bir toplumdur. Zerdüştler, günümüz İran’ında dini ibadetlerini Yezd’de serbestçe sürdürebiliyorlar. Ancak geçmişte, özellikle Arap işgali döneminde Zerdüşt tapınakları camiye çevrilmişti.

Yezd’in eşsiz özelliklerinden biri de çölün aşırı sıcağını soğutarak kullanma sistemi olan ve güney İran’da çokça görülen “Bad-gir” denilen rüzgar kulelerinin mucidi olmalarıdır. Badgirler çölün sıcak rüzgarını belirli bir açıyla içeri alıp evin alt bölümlerine gelene kadar soğutan yüksek baca sistemidir. Yezd’deki su kümbetlerinin yapısı da çok ilginçtir. Bunlar, görünüşte zeminle aynı seviyededir, ama içine girildiğinde merdivenle yerin 10 metre kadar altına ulaşılır. Buradaki tanklarda bulunan su, kendi kendini soğutan bir sistemle korunur.
Yezd şehrinin merkezi, şehit Dr. Beheşti Meydanı’dır. Bu caddenin bir ucunda tren istasyonu ve otobüs terminali bulunur. Dr. Beheşti Meydanı’ndan yürüyerek şehirdeki bir çok tarihi yere gidebilirsiniz. Ara sokaklarda ve labirent gibi yollarda dolaşırken şehri yakından tanıyacaksınız.
Cami Mescidi: Diğer adı Cuma Mescidi olan bu cami, değişik dönemlerin ve stillerin uygulandığı ilginç bir yapıdır. 1365 yılında yapılmıştır. Minarelerinin 48 metrelik yüksekliği ile İran’daki bütün camiler arasında birinci gelir. Bu minareler, tümüyle mavi çinilerle ve olağanüstü güzel motiflerle kaplıdır. Bu mavi renk, çevredeki çöl ve Yezd binaları ile ilginç bir kontrast oluşturmaktadır. Binanın içinde uzun ve geniş bir bahçeyle ulaşılan bir eyvan bulunur. Bu eyvanda bulunan üzeri mozaik fayansla kaplı kubbe, kendi türünün en güzellerinden biridir. Mihrap da fayans mozaik kaplıdır.

Caminin eskiyen ve kırılan çini işlemeleri yakın zamanda restore edilmiş ve modern bir kütüphane kurulmuştur. Caminin çok değerli el yazmaları burada sergilenmektedir. Eski dönemlerde bu caminin yerinde bir Zerdüşt tapınağının bulunduğu ve sonradan camiye çevrildiği söylenmektedir. Bahçede bulunan Zarch Qanat isimli yer altı sulama sistemini görmek için bahçeden merdivenle inmeniz gerekiyor.
Bu caminin minarelerinde cuma günleri bir tür çöpçatanlık uygulaması yapılır. Bekar kadınlar çarşaflarına asma kilit takılı olduğu halde caminin minaresine çıkar. Kilidin anahtarını bahçedekilere fırlatır. Anahtarı alan erkek kilidi açar ve kadına tatlı ısmarlar. Yaygın inanışa göre bu tanışmanın uğurlu bir yanı vardır ve bu çift büyük ihtimalle evlenir.
Dakhme - Sessizlik kulesi: Zerdüşt inancına göre, yeryüzünün ve toprağın temiz kalabilmesi için ölü bedenleri gömmek veya yakmak yerine kulelerde vahşi hayvanların yemelerine terk etmek gerekir. Zerdüştler, bunun için şehirlerin dışında büyük kuleler kurmuş ve ölülerini buraya bırakmışlardır. Bırakılan ölünün başında bir rahip bekler ve vahşi hayvanların ölen kişinin hangi gözünü daha önce yiyeceğini gözlerdi. Sağ gözün önce yenilmesi ruhun iyi bir geleceğe kavuşması, sol gözün önce yenilmesi ise ruhun azap görmesi anlamına gelirdi.
1960’lı yıllarda Zerdüştlerin Sessizlik Kulelerini kullanmaları yasaklanmıştır. Zerdüştler, artık ölülerini mezarlara gömmektedirler. Dakhme’nin bulunduğu yer Yezd’in iki km kadar dışındadır. Ulaşım için 2 bin Tümen kadar bir ücretle taksi tutabilirsiniz. Sessizlik Kulesi bölgesine geldiğinizde taksinin gidebildiği uzaklıktan sonrasını yüksek kuleye tırmanmak için 15 dakika kadar yürümeniz gerekir. Tepeye ulaştığınızda güzel bir Yezd manzarası sizi bekler.
Diğer Bilgiler
TARİH

İLK ÇAĞLARDA İRAN

İran platosuna ilk yerleşimlerin başladığı dönemlerin M.Ö. 3 bin - 2 bin arasına rastladığı kabul edilir. İndo - Aryanların bugünkü İran platosuna geldikleri, bir kısmının burada yerleştiği, bir bölümünün ise Hazar Denizi kıyısına ve Karadeniz kıyısına geçtiği tahmin ediliyor. Bunların arasında bulunan Med'ler bölgedeki ilk uygarlığı oluşturmuşlardır. Sonraki büyük grup birçok göçebeden oluşan Perslerdir. Medlerle Persler sürekli olarak birbiriyle çatışmışlar M. Ö. 550 yılında Pers Kralı Kurus Med'leri kesin olarak yenmiştir.

Büyük Kurus'un kurduğu Agemenyan İmparatorluğu M.Ö. 558 ile M.S. 330 yılları arasında hüküm sürmüştür. Ünlü kralları I. Darius ve Xerkes zamanında ülkenin sınırları doğuda Hindistan'a, batıda Ege kıyılarına kadar uzanmıştı. Mısır'ı bile topraklarına katan bu imparatorluğun merkezi olan Persepolis şehri günümüzün en önemli tarihi şehirlerinden biri durumundadır. Bu iki kral zamanında tarımda büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Demircilik, taş işlemeciliği binalarda taşların kullanılması, altın ve bakır işlemeciliği çok ilerlemiştir.

Agemanyan kralı III. Darius Büyük İskender'e yenilince İskender, bu ülkeyi işgal etti ve Persepolis'i yaktı. Büyük İskender'in Hint seferi sırasında ölümünden sonra Yunan etkisi hızla zayıfladı ve yerini kuzeydoğudan gelen Partların işgaline bıraktı. Partların hakim olduğu dönemdeki en önemli gelişme yolların yapılması ve "ganat" adı verilen su yollarının geliştirilmesi olmuştur.

M.S. 224 ile 638 yılları arasında ülkeye Sasaniler hakim oldu. Bu dönemde Zerdüştlük, devlet dini haline geldi. Toplum, bir tür kast sistemi ile yönetildi. En tepede Zerdüşt din adamları ve en altta ise toprakla uğraşan çiftçiler vardı. Sasaniler döneminde yollar, köprüler yapıldı, ganat sistemleri geliştirildi, yeni ve çok güzel saraylar inşa edildi. Kast sisteminin ve alt sınıflar üzerindeki ağır vergilerin etkisiyle Sasaniler zamanla zayıfladı ve 645 yılında başlayan Arap işgaline karşı fazla direnemedi.

İslamın kabul edilmesiyle İran kültür ve geleneklerinde önemli değişimler oldu. Zerdüştlük, gücünü ve taraftarlarını kaybetmeye başladı. Arap alfabesinin o dönemdeki kabulü ile İran ülkesinde günümüzde de geçerli olan yapı meydana çıkmaya başladı. Buradaki Zerdüştler, zorla müslümanlaştırıldı. Günümüze kadar devam eden Şii - Sünni kavgası da bu tarihlerde filizlendi.

Arap etkisinin yoğun olduğu bu dönemde Abbasiler, İran'ı 600 yıl kadar yönettikten sonra yerini Selçuklular aldı. 1051 yılında İsfehanı alarak başkent yaptılar. Bu dönemde edebiyat ve bilimde belirli ilerlemeler görüldü. Örneğin ünlü şair ve matematikçi Ömer Hayyam bu dönemde yetişti.
1220 yılında Cengiz Han yönetimindeki Moğol ordularının istilası ile Selçuklu Devleti yıkıldı. Özellikle torunu Hülagü'nün zamanında en yüksek dönemine ulaşan Moğol istilası sırasında Tebriz, Moğolların başkenti oldu. Hristiyanlık ve Budizm arasında bocalayan Hülagü Han, ülkedeki sosyal baskılara dayanamayarak Müslümanlığı seçti. Kendisine İl Han ismini verdi. Daha sonra kurulan İlhanlılar devleti de bu ismi devam ettirdi. Moğollar ellerine geçirdikleri şehirlerdeki sanat eserlerini yakıp yıkarken bir yandan da kendileri yeni eserler yaptılar. Zencan yakınlarındaki Gümbed-i Sultaniye bunlardan en önemlisidir. Bölgedeki kanlı Moğol işgali 200 yıl kadar sürdü.
1402 yılında Moğol-Türk Hükümdarı Timurlenk'in Osmanlıları yenmesiyle bölgede kısa bir süre hüküm sürdüğünü görüyoruz. Başşehri Tebriz'den Kazvin'e almış, kendisine karşı gelenleri acımasızca katletmiştir. Sadece İsfehan'da 70 bin kişinin öldürüldüğü tarihsel kayıtlara geçmiştir. Öte yandan özellikle Şiraz'daki minyatür sanatçılarını desteklemiş olan Timur'un eşlerinden birisi olan Gevher Şad, Meşhed'deki eşsiz caminin yapımında rol oynamıştır. Kısa bir dönem Karakoyunlu ve Akkoyunlu isimli iki Türkmen kabilesi, Kuzey İran ve Doğu Anadolu'da hüküm sürmüştür.

SAFEVİLER DÖNEMİ
1502 yılında bir Şii hanedanı olan Safevilerin yönetimi ele geçirmeleri ile İran'da bir yeniden doğuş dönemine girilmiştir. Bu dönemde İrandaki gelişmeler Anadoludaki Şii/Alevi inancına sahip kitleler tarafından ilgi görmeye başlamıştır. Zamanla bu ilginin tehlikeli boyutlara ulaşmasıyla Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail'in üzerine yürümüştür. Çaldıran ovasındaki savaştan Osmanlı orduları galip çıkmıştır. (Çaldıran ovası, günümüzde İran'da Hoy ile Maku kasabaları arasında, Türkiye sınırına 150 km. kadar uzaklıktadır. Yerel halk arasında Siyah Çeşme olarak bilinir.) Bu yenilgiye rağmen Safeviler ülkenin sınırlarını bugünkü Irak'ta Bağdat'tan bugünkü Afganistan'da Herat'a kadar genişletmişlerdir. Safevilerin önemli krallarından biri olan Şah Abbas, başşehri Kazvin'den İsfehana taşımıştır. Bu dönemde İsfehan'da yapılan mimari eserler bu dönemin unutulmaz eserleri arasındadır.
Safevilerin zayıflamasıyla 1736 yılında Afgan kralı Nadir Şah, ülkeyi işgal etmiş, ülkedeki Türk ve Rus unsurlarını uzaklaştırarak kısa bir dönem barış ortamı yaratmıştır. Hindistan'a sefere gittiğinde ele geçirdiği ünlü Tavuskuşu tahtı ve Kuh-i Nur (Nur Dağı) Elması'nın keyfini süremeden 1747 yılında bir suikaste kurban gitmiştir.
Daha sonra Kerim Han Zand'in kurduğu başka bir hanedan olan Zand hanedanı ülkeyi yönetmiştir. Zand'lerin yönetimi başkent olarak Şiraz'ı seçmiş ve burayı çok geliştirmiştir.
1796 yılında Kaçar kabilesi güçlenmiş ve başkanları Ağa Muhammed Han ülkeyi ele geçirmiştir. Tahran'da taç giyen bu kral zamanında İranlılar batı kültürüyle daha çok tanışmaya başlamıştır. Dönemin büyük ülkeleri olan Rusya, İngiltere ve Fransa İran ile ilgilenmeye başlamışlardır. Rusya ile iki kere büyük savaşlar yapan İran bu savaşların sonunda büyük toprak kaybetmiştir. Kaçar döneminin krallarından biri olan Nasreddin Şah zamanında veziri Mirza Taghi Han Emir Kebir, modernleşmeyi getirmeye çalışmış, kendisine karşı çıkan başka Kaçar prenslerinin etkisiyle idam edilmiştir.
1896 ile 1901 arası Anayasal Hareketlenme adlı bir dönem yaşandı ve İranlılar politik bir alt üst oluşla karşılaştı. Sonuçta kurulan parlamento Anayasayı ve ülkenin idari ve politik sistemini onayladı.
1. Dünya Savaşı sırasında İran, tarafsız kalmakla birlikte iki büyük etki bölgesine ayrılmış gibiydi. Kuzeyde Rusya'nın etki alanında ve güneyde İngiltere'nin etki alanındaki bölgeler. 1917 devrimi ile Ruslar, İran'daki ilgilerinden vazgeçti ve ülke tamamen İngiliz etkisi altına girdi.
PEHLEVİ HANEDANLIĞI
1926 yılında son Kaçar kralı Ahmed Şah'ı deviren Rıza Han, Pehlevi hanedanlığını kurdu. İlk Meclisin kararlarını tanımasıyla ülkenin tamamına hükmetmeye başladı. Ülkeyi modernleştirme çabalarında Atatürk'ü kendine örnek aldı. O dönemde İran'da ulaşım çok geri kalmıştı, sağlık sistemi hemen hemen yok gibiydi, tarım ve sanayi ise gelişmemişti. Atatürk gibi işe önce sosyal devrimlerle başladı. Dini etkileri kırmak için kadınların kara çarşaf giymelerini ve Muharrem ayında Aşure günü kutlamalarını yasakladı.
2. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmaya çalışan İran, savaşa girmekten uzak kalarak başarılı bir politika izlemiştir. Rusya, Kuzey Azerbaycan'da bazı İran topraklarını ele geçirince Rıza Han Amerika ve İngiltere'ye yaklaşmış, gene de 1941 yılında sürgüne gönderilmekten kurtulamamıştır. Yerine 22 yaşındaki oğlu Muhammed Rıza Şah geçirilmiştir.
İngiliz - İran Petrol şirketinin İran petrollerinden milyonlarca dolar kazanmaları karşısında İran Petrollerinin  millileştirilmesi tartışmaları başlamış, 70 yaşındaki milliyetçi başbakan Musaddık her türlü dış baskıya rağmen bu işi başarmıştır. Petrolün millileştirilmesi günü İran'da halen resmi tatil olarak kutlanmaktadır. Şirketin İngiliz ortaklarının karşı atağıyla İran petrollerine uluslararası boykot uygulanmış 1953 yılında Şah'ın ülkede olmadığı bir dönem Musaddık, ülke dışına çıkartılmış, sonuçta İran petrolü gene uluslararası bir şirketin eline geçmiştir. Ancak bu sefer ABD, bu şirketin % 40 ortağı durumuna gelmiştir.
Musaddık'ın gidişiyle Amerikan Hükümeti sosyal iyileştirmeler ve ekonomik modernizasyonlar yapması için Şah'a baskı yaptı. Beyaz Devrim adıyla bu işe girişen Şah, devrimin hızını çok yüksek tutunca dini çevrelerden ve küçük yerleşimlerde yaşayanlardan tepki aldı. Özellikle ulema adlı dini liderlerin aynı zamanda büyük toprak sahibi olmaları ve toprak reformunun onların aleyhine olması, seçme ve seçilme haklarının müslüman olmayanlara da tanınması ve sürekli yükselen enflasyon nedeniyle Şah'ın otoritesine karşı çıkanların sayısı hızla arttı.
Pehlevi'lerin yönetime gelmelerinden sonra genç öğrenciler, devrimlerin çabucak tamamlanmasını; tutucu müslümanlar ise devrimlerin tamamen kaldırılmasını ve şeriata dönülmesini istiyor ve her iki grup da Şah yönetimine saldırıyordu. Ekonominin gittikçe kötüleşmesi ve petrol üretimi ve satışındaki başarısızlık, kitlelerin sokak gösterilerine ve çeşitli sabotaj olaylarına yol açıyordu. Şah ise bu gösterileri en sert ve en kanlı biçimde bastırmaktan çekinmiyordu.

Bu sırada yurtdışında olan dini lider Ayetullah Humeyni, gittikçe artan bir popülarite kazanmış ve direnişin simgesi haline gelmişti. Şah, 1978 yılında rejimini kurtarmak için umutsuz çabalar göstermiş; bu arada tutumunu iyice sertleştirmiştir. ABD ile kurduğu çok sıkı bağları bu yönde kullanmıştır. 1978 yılı Kasım ayında sıkıyönetim ilan etti. Aynı günlerde Tahran, Kum ve Tebriz'deki sokak gösterilerinde ve çatışmalarda yüzlerce kişi öldürüldü. Şah'ın günleri sayılıydı ve 16 Ocak 1979 tarihinde (şimdi resmi tatildir) ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Sürgünde değişik ülkeleri gezen devrik Şah, 1980 yılında Mısır'da öldü.
HUMEYNİ DÖNEMİ
1902 yılında küçük bir köyde doğan Humeyni; dinbilim, felsefe ve hukuk eğitimini kutsal şehir olan Kum'da almıştı. 1 Şubat 1979'da İran'a geri döndü. İslami tutuculukla milliyetçiliği birleştiren idealleri, görüşlerinin temellerini luşturuyordu.

Dünya'da Hz. Muhammed'den beri ilk kez gerçek anlamda İslami bir devlet kuruluyordu. Ancak, bu da aynı devrik Şah'ın izlediği gibi kan dökme ve şiddet kullanma pahasına oldu. Şah'ı devirmekte ittifak içinde olan Halkın Fedaileri ve Halkın Mücahitleri gibi solcu gruplar artık yasadışı ilan edilmiş ve büyük bir şiddetle dağıtılarak taraftarları hemen idam edilir olmuştu. Ülkede durum bir ara kontrolden çıkarak iç savaş eşiğine kadar bile gelindi.
İran'daki bu altüst oluşları Dünya kamuoyu şaşkınlıkla izliyordu. Zamanla İran ile ABD arasında çok belirgin bir düşmanlığın tohumları atılmaya başladı. Bunun ilk nedeni, Amerika'nın tanrıtanımaz bir kültürün temsilcisi olması, ikinci nedeni ise ABD'nin devrik Şah rejimini ve daha sonra İran-Irak savaşında Irak'ı sonuna kadar desteklemiş olması sayılabilir.
1979 yılının Ekim ayında Tahran'daki Amerikan elçiliği, üniversite öğrencisi olduğu söylenen kişiler tarafından basılarak buradaki 52 kişi rehin alındı. Öğrenciler, rehinelerin serbest bırakılması karşılığında sürgündeki Şah'ın kendilerine teslim edilmesini istediler. Bu rehineler (İranlılara göre casuslar) 444 gün süreyle burada tutuldu. Başkan Carter'ın Nisan 1980'de uyguladığı başarısız kurtarma operasyonu ile İran - ABD ilişkileri tamamen kesildi. Daha sonra Hizbullah gibi İran destekli gruplar; Lübnan'daki rehin almaları, 241 Amerikan denizcisinin öldürülmesi ve Amerikan elçiliğine kamyon - bomba ile saldırılması gibi terörist eylemlerde bulundular.
İRAN-IRAK SAVAŞI
1980 yılında Irak silahlı kuvvetlerinin ortak sınır boyunca İran'ın batı kesimini işgal etmesiyle İran - Irak savaşı başlamış, 1988 yılında ateşkes anlaşmasıyla sona ermiştir.
Savaşa yol açan anlaşmazlıkların başında "Şatt-ül Arap" suyolu konusu geliyordu. Irak, önceleri tek başına denetim altında tuttuğu bu stratejik suyolunu İran'ın Kürt hareketinden desteğini çekmesi karşılığında 1975 yılında bu ülkeyle paylaşmak zorunda kalmıştı. Ama Bağdat yönetimi bu durumu hiç bir zaman içine sindiremedi. Öte yandan İran'da iktidarı ele geçiren Şii akım, nüfusunun bir kısmı Şii olan Irak için ciddi bir tehdit haline geldi. Irak'ın savaş öncesindeki hedefi İran'ın zengin petrol yatakları olan Khuzistan bölgesini alarak daha fazla petrole sahip olmak ve Şatt-ül Arap suyolunun her iki yakasını da kontrol etmek şeklindeydi.
Ancak savaş başladığında Saddam Hüseyin, beklediği gibi iç sorunlardan bunalarak zayıflamış bir İran ile değil belirgin bir dış düşmana karşı birleşmiş bir İran'la karşılaştı. Silah gücü daha üstün olan Irak'ın karşısına nüfus yönünden büyük bir ülke ve Mollalar tarafından fanatik bir şekilde eğitilmiş ve ölmeye hazır bir ordu çıktı. 8 yıl süren bu savaş süresince her iki taraf da birbirlerinin topraklarının en fazla 100 km. kadar içine girebildi. Açılan kilometrelerce uzunluktaki cephede çarpışmalar zaman zaman tarafların birbirlerinin başkentlerine, petrol tesislerine ve petrol tankerlerine füze saldırılarında bulunmalarıyla alevlendi.
1982 yılında İran, Irak kuvvetlerini eski sınırın ötelerine sürünce barış umudu doğdu. Ancak bu sefer İran, Şiilerin kutsal yerleri olan Necef ve Kerbela'yı almak üzere karşı atağa girişti.
Her iki ülkenin ekonomisi savaşın ağır harcamalarını karşılamakta güçlük çekmekteydi. Önceleri Suudi Arabistan ve öteki Arap ülkelerinin açıkça mali yardım yaptığı Irak'a Amerika ve SSCB de dolaylı yollardan destek sağladı. İran ise Suriye ve Libya ile ittifak içindeydi. Irak, kimyasal silah kullandığı konusundaki iddialar üzerinde dünya kamuoyunda yalnızlığa itilince sürdürdüğü barış girişimlerini bir kenara bıraktı. İran, 1987 yılında Basra yakınlarına kadar sokulabilmişti, ancak Libya ve Suriye'nin desteklerini çekmeleri ve öteki Batılı ülkelerin açıkça İran'a karşı cephe almalarıyla İran, yalnızlığa itildi. 1988 yılında savaş bittiğinde her iki taraf hiçbir şey elde edemeyerek savaştan önceki sınırlarına çekildi.
HUMEYNİ'DEN SONRA
4 Haziran 1989 tarihinde Humeyni ölünce ülke yeniden belirsizlik ortamına sürüklendi. Ancak İslam Devrimi, kendi yandaşlarını ve kendi insan türünü yaratmayı başarmıştı. Yönetim, Devrim Muhafızlarının etkin olduğu bir dini rejim haline geldi. İlk seçimlerle işbaşına gelen Cumhurbaşkanı Rafsancani belirli bir modernleşme hareketi başlatmaya çalıştı; ama, başarılı olamadı.
1997 yılında Cumhurbaşkanı Hatemi başa geçince modern dünyanın kapılarını İranlılara açmaya çalıştı. Bunu yaparken de Devrim Muhafızlarının etkinliklerini azaltmaya uğraştı. Zaten Devrimin üzerinden 20 yıl geçmişti ve ülkede güvenlik kuvvetlerinin yetki alanları konusunda kargaşa yaşanıyordu. Polis, jandarma ve askeri kuvvetlerin dışında Devrim Muhafızlarının görev ve yetkilerinin ne olduğu tartışılmaya başlandı. Sonuçta Devrim Muhafızları bir tür özel polis gücü statüsüne alındı, sorun geçici de olsa çözülmüş oldu.
Cumhurbaşkanı Hatemi'nin iç ve dış politikada uyguladığı reformcu politika gençler arasında sonuçlarını vermeye başladı. Ülkede önceleri bir casusluk aracı gibi gösterilmeye çalışılan İnternet, giderek yaygınlaşmaya başladı. Savaş yıllarında neredeyse imkansız olan yurtdışı telefon görüşmeleri otomatik sisteme bağlandı ve İran kendi GSM - Cep Telefonu bağını kurarak dış dünya ile ilişkilerini pekiştirmiş oldu.
Hatemi'nin kişisel çabaları bir anlamda sonuçsuz kalmaya mahkumdu. Çünkü Cumhurbaşkanının çıkardığı her yasa, dini liderlerin ve tutucu müslümanların çoğunlukta olduğu Meclis tarafından onaylanmazsa geçerli olamıyor. Tutucu güçler, İslam Devrimine karşı reform oluşturmaya çalışan birçok kesimin çabalarını çeşitli şekillerde ortaya çıkarttılar. Örneğin 1988 yılında özellikle entellektüel kesim arasında yoğun tutuklamalar oldu ve tutuklananların bir kısmı öldürüldü. Bu ölümlerin sorumluları bulunamadı, resmi araştırmalar hala sürmekte.
1999 yılı Mart ayında yapılan yerel seçimler sırasında halk arasında iyi tanınan reformist Tahran Belediye Başkanı tutuklandı. Bu durum yoğun protestolara sebep oldu. 1999 yılı Haziran ayında polis Tahran Üniversitesi yurtlarından birine saldırdı. Bir hafta süren olaylarda sadece bir kişinin öldüğü duyuruldu; ama buna kimse inanmadı. 2000 yılında otuzdan fazla reform yanlısı gazete kapatıldı. 2002 yılında yapılan genel seçimlerde de reformcu adayların seçime katılmaları meclis tarafından engellendi. Bu engelleme olmasaydı mecliste reformcuların çoğunluğu oluşturabileceğine kesin gözüyle bakılıyordu.
Kasım 2003'de İran'da kadın hakları savunucusu bir kadın hakimin Nobel ödülü almasıyla dikkatler tekrar İran üzerine çevrildi.

2005 yılında yapilan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini gelenekçi aday Ahmedinejad kazandı. Ahmedinejad'ın sert tutumlu bir dış politika izlemesiyle İran, dünya politika sahnesinde önemli bir yere geçti. Enerji ihtiyacını karşılamak için Nükleer Santraller kurmaya hız verdi. Uluslararası Atom Enerjisi komisyonunun denetlemelerini engelledi. Başta ABD olmak üzere batılı devletler, İran'ın Nükleer bir silah üretebileceği kuşkusuyla ülke üzerinde yoğun baskı uygulamaya başladı. İran, halen bu baskılara boyun eğmedi ve Nükleer araştırmalarına devam ediyor.
COĞRAFYA
İran'da Hazar Denizi ile Huzistan eyaletinin kıyıları arasında İran platosu bulunmaktadır. İran, dünyadaki en dağlık ülkelerden biridir, coğrafyası çeşitli havza ve platoları biririnden ayıran halı gibi serilmiş sıradağlar ile biçimlendirilmiştir. Kafkas, Zagros ve Elburz sıradağları ile nüfusun yoğun olarak bulunduğu Batı bölgesi en dağlık kesimdir; en son belirtilen sıradağlar içinde yer alan Demavand Dağı 5,671 m yüksekliği ile sadece İran'ın değil Hindukuş dağlarının batısındaki Avrasya topraklarının en yüksek dağıdır. Yükseklikleri yer yer 5000 metreye yaklaşan bu dağ sıraları iç bölgelerde çok sert bir kara ikliminin yaşanmasına neden olur. Hatta bu bölgelerde geniş çöl alanları bulunur.
Ülkenin doğusunun büyük kısmında, kuzey orta bölgesinde ülkenin en büyük çölü olan Kebir Çölü (Deşt-i Kebir) ve güneyinde ise Lut Çölü (Deşt-i Lut) gibi çöl havzaları olmak üzere bazı tuz gölleri bulunmaktadır. Bunun nedeni dağ sıralarının bu bölgelere yağmur bulutlarının ulaşmasını engelleyecek kadar yüksek olmasıdır. Büyük ovalar sadece Hazar Denizi kıyısında ve Basra Körfezi'nin kuzey ucunda İran'ın Şatt-ül-Arap (Arvand Rūd) nehri deltasındaki sınırları boyunca bulunmaktadır. Küçük, düzensiz ovalar ise Basra Körfezi'nin Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezine bakan kıyılarındadır.
EKONOMİ
Tarım, İran’ın geleneksel faaliyetlerinden biridir. Daha Antik dönemde yerleşik düzene geçilmiş olan ülkede doğudan gelen göçebe boylarla yaşanan gerilim ülke tarihinde belirleyici olmuştur. Bugün bile ülkede hâlâ önemli bir nüfusa sahip olan göçebe topluluklar bir sorun kaynağı olarak görülür. Ülkede tarım vadi tabanlarında, plato eteklerindeki vahalarda ve nemli alçak basınç hareketlerine açık yağış alan bölgelerde yapılır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, şekerkamışı, pamuk, tütün, pirinç, çay ve tahıllardır; fakat pirinç dışındaki ürünler ihtiyacı karşılamaktan uzaktır.
Hayvancılık da İran’ın önemli ekonomik faaliyetlerinden biridir. Göçebe yaşantısını sürdüren pek çok topluluk geçimini küçük ve büyükbaş hayvan yetiştiriciliğiyle sağlar. İpekböceği ve Hazar kıyısında dünyanın en kaliteli havyarlarının elde edilmesini sağlayan mersin balığı da ülke ekonomisi için önemli unsurlardan sayılabilir. Zanaatkârlık tarih boyunca İran için önemli olmuştur. Gerek hayvancılık ve ipek üretimine bağlı olarak gelişen halıcılık, gerekse ülkenin geleneksel sanatları sayılabilecek süslemecilik ve tezhip gibi sanatlara bağlı olarak gelişen bakır işlemeciliği, çanak çömlek yapımı gibi el sanatları İran’ın dünyada tanınmasına neden olmuş faaliyetlerdendir. Bunlarla da bağlantılı olarak, küçük ticaret, esnaflık, daha sonra da göreceğimiz gibi, ülkenin sosyo-politik yapısına etki edecek derecede önemli olagelmiştir.
Bütün bu geleneksel faaliyetlere karşın, günümüzde ülkenin ekonomik kaderini tayin eden, nispeten yeni bir ürün olan petrol ve doğalgazdır. Petrol İran için öylesine önemli bir üründür ki; ülkenin son yüz yıllık tarihinin belirlenmesi, modernleşmesi ve sanayileşmesi hep petrole dayalı olarak gerçekleşmiştir. 1908’den beri işletilmekte olan petrolün tamamına yakın güneybatıdaki Huzistan bölgesinden ve Zağros Dağları ile Basra Körfezi kıyıları arasında kalan şeritten çıkarılır. İç bölgelerdeki nispeten zayıf ya da işletilmesi güç petrol yatakları ise doğalgaz bakımından zengindir. Dünya petrol rezervlerinin % 10’unun, doğalgaz rezervlerinin ise % 20’sinin İran’da olduğu tahmin edilmektedir. İran-Irak Savaşı öncesinde yıllık 300 milyon tona kadar çıkan savaş döneminde 50-60 milyon tona düşen petrol üretimi bugün 200 milyon tonun altındadır. Ülkenin en önemli sanayi işkolu petrole bağlı olarak gelişen petro-kimya sektörüdür. Rafineriler dışında petrol ve doğalgaz boru hatları da petrolün işlenmesi ve iletilmesi açısından önem taşımaktadır. Ayrıca başta demiryolu ve karayolu olmak üzere pek çok altyapı olanağının ve diğer sanayi alanlarının geliştirilmesi de özellikle 1970’li yıllarda elde edilen petrol gelirleri sayesinde gerçekleştirilmiştir.
İran ekonomisi, merkezi planlamanın, devletin ve bazı büyük şirketlerin yönetiminde olan petrol sanayisinin, küçük çapta özel ticaretin ve tarımın karışımından oluşmaktadır. İran ekonomik altyapısı son 20 yılda sürekli bir büyüme göstermese de ; ekonomi, enflasyon ve işsizlikten olumsuz etkilenmeyi sürdürmüştür. 20.YY'nin başlarında hizmet sektörü GSYIH'nin en büyük dilimini oluşturmaya başlamış, hizmet sektörünü sanayi ve tarım sektörleri takip etmiştir. Devlet bütçe gelirlerinin yaklaşık %45'i petrol ve doğal gaz gelirlerinden, %31'i ise vergilerden elde edilmektedir. 2000-2004 yılları arasında, bütçe harcamalarına yıllık %14'lük bir enflasyon oranı eşlik etmiştir. 2006 yılında İran'ın nominal GSYIH'i 195.5 milyar $ ve kişi başına düşen milli gelir 2440$ olarak hesaplanmıştır. Tüm bu rakamlar ve İran'ın çeşitli ama küçük çapta sanayisi gözönüne alındığında, Birleşmiş Milletler İran ekonomisini yarı-gelişmiş olarak sınıflandırmıştır.
Hizmet sektörü, GSYIH'deki payı açısından uzun vadede en hızlı artışı göstermesine karşın, inişli çıkışlı bir grafik sergilemektedir. Devlet yatırımları, üretimin serbestleştirilmesi ve yeni ihracat pazarlarının bulunması ile birlikte tarımda patlama yaratmıştır. Ülke çapında inşa edilen birçok baraj sayesinde, büyük ölçekte sulama projeleri hayata geçirilmiş, ihracata ve sanayiye yönelik tarım geliştirilmiş ve böylece 90'lı yıllarda İran'daki başka hiçbir sektörün elde edemediği bir büyüme elde edilmiştir. Her ne kadar 1998-2001 yılları arasında art arda yaşanan aşırı kurak yıllar tarımsal çıktıyı olumsuz yönde etkilese de, tarımsal işgücünün önemli bir yüzdesini elinde tutmaktadır.
İran'ın başlıca ticaret yaptığı ülkeler Çin, Almanya, Güney Kore, Fransa, Japonya, İtalya ve Rusya'dır. İran, 90'ların sonundan beri Suriye, Hindistan, Küba, Venezuella ve Güney Afrika gibi ülkelerle yaptığı ekonomik işbirliğini de geliştirmektedir.

TOPLUM YAPISI
Türkiye ile birlikte Ortadoğu’nun Arap olmayan iki unsurundan birini oluşturan İran, köklü kültürü, büyük nüfusu ve zengin yeraltı kaynakları ile bölgenin önemli ülkelerinden biridir.
İran nüfusunun %51'ini Farslar, %24'ünü Azeriler ve %2'sini Türkmenler, %8'ini Gilaki-Mazenderaniler, %7'sini Kürtler, %3'ünü Araplar, %2'sini Beluciler, %2'sini Lurlar ve %1'ini de Ermeniler ve diğer etnik gruplar oluşturur.
İran nüfusunun dini yapısının %89'unu Şii Müslümanlar, %'9unu Sünni Müslümanlar, kalan %2'sini ise diğer dinlere mensup insanlar oluşturmaktadır. Ülkenin resmi mezhebi olan Şiilik ve 12 İmam (İsna Aşeriye) inancı, ülkenin özellikle orta ve kuzey kısımlarında güçlüdür. Sünnilik inancıysa ağırlıklı olarak ülkenin kuzey-batısındaki Kürtler ile Pakistan sınırındaki Belucilerde ve Horasan eyaletinde yerleşik Türkmen aşiretlerde yaygındır.
İran'da diğer önemli dini azınlıklar arasında özellikle Ortodoks Ermeniler (İsfahan), Zerdüştler (Yezd) ve Bahailer öne çıkmaktadır. Ülkede az miktarda Hindu, Keldani ve Sübbi (Mandaizm) inancına bağlı topluluklar bulunmaktadır. İran'da dini azınlıkların inanç özgürlüğü güvence altına alınmış olup, azınlık temsilcilerine (Ortodoks Hıristiyanlık, Musevilik ve Zerdüştlük) Meclis'te koltuk ayrılmıştır. İran hükümeti tarafından "sapkın bir inanç" olarak nitelendirilen Bahailik ise yasak olup, kimi zaman sert kovuşturmalara uğramaktadır.
70 milyon civarında tahmin edilen bir nüfusa sahip olan ülke, hem etnik hem de mezhepsel bakımdan büyük çeşitlilik göstermektedir. Nüfusu 10 milyonu bulan ve ülkenin kuzeydoğusunda, İran Azerbaycanı olarak adlandırılan Tebriz yöresinde yaşayan Azeriler, Fars kökenlilerden sonra en büyük etnik topluluktur. Azeriler dışında Kaşkaylar, Türkmenler gibi Türk kökenliler ile Beluciler, Bahtiyariler gibi Fars kökenlilerden başka etnik topluluklar da ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturur. Çoğunluğu sünni olan ve Irak sınırına yakın bölgede yoğun olarak yaşayan Kürtler de 6 milyona yaklaşan nüfuslarıyla önemli bir etnik topluluktur. Kürt Alevileri, resmi mezhebin Caferilik olması sebebiyle sistemle entegre olmuştur.

İran dünyada en yüksek şehirleşme oranlarından birine sahiptir. 1950'den 2002 yılına kadar şehir nüfusu %27'den % 60'a çıkmıştır. BM 2030 itibarıyla şehir nüfusunun %80 olacağını tahmin etmektedir. İç göçmenlerin çoğu Tahran, İsfahan, Ahvaz ve Kum şehirlerinin etrafına yerleşmektedir.
KÜLTÜR VE SANAT

İran kültürü çok çeşitli ve çok boyutlu olma özelliğine sahiptir. Bu özelliğin bir yönü tarihi gelişmelere diğer yönü ise etnik, din ve dil kökenli unsurlara dayanmaktadır. İslam öncesi Kültür, İslam sonrası Kültür ve Modern Dünya Kültürü, İran kültür ve tarihi açısından; din, dil ve ırk fenomenleri ise sosyal açıdan İran kültürünün çeşitliliğini ve çok boyutluluğunu gösterir. Bununla beraber gelenek ve görenekler halk edebiyatı, bayramlar ve matem merasimleri gibi unsurlar da kültürün çok boyutluluğuna örnek verilebilir.
İran kültürü biri Hehamenişiler ve Sasaniler devri diğeri ise İslam devri olmak üzere tarihte iki altın çağ yaşamıştır. Gerek Hehamenişiler ve Sasaniler gerekse İslam dönemi kendi çapında Batı kültüründe, özellikle de Rönesans Avrupa’sında büyük izler bırakmıştır; Rönesans Avrupa’sının Endülüs yoluyla İslam bilim ve kültürüyle tanışması buna en büyük örnektir.
İslam medeniyeti ve tarihinin yetiştirdiği Farabi, İbn-i Sina, Suhreverdi, Molla Sadra, Hayyam, Harezmi, Razi, Hace Nasiruddin Tusi ve Ebu Reyhan Biruni gibi büyük şahsiyetlerin hepsi İranlı filozof ve alimlerdir. İran her zaman şairler ve ozanlar yurdu olmuştur. Seslerini sadece bulundukları bölgede duyurmakla kalmayan ve bütün dünyada duyuran Hafız, Mevlana, Sadi, Firdevsi, Nizami ve Hayyam gibi ünlü şahsiyetler bahsettiğimiz bu şair ve ozanlar kervanının en önde gelen simalarıdır. İran halkı özde şiiri seven ve şairlere sempati duyan bir yapıya sahiptir. Söz konusu şairlerin şiirlerinin bugünkü geleneksel İran musikisine konu olması ayrıca yöre halkı arasında özellikle de kırsal bölgelerde sözleri meçhul ozanlara ait halk türküleri okunması, İranlıların şair ruhlu insanlar olduğunun birer göstergesidir.
İran musikisi ülkedeki çeşitli yörelere göre farklılık gösterir. Harikulade bir zenginliğe sahip yöresel musikilerin yanısıra, İran klasik musikisi de yurdun hemen her yerinde icra edilmektedir. Günümüz İran’ında faaliyet gösteren en az üç Senfoni Orkestrası mevcuttur. Bu senfonilerde sunulan İran ve Batı tarzı müzikler halkın yoğun ilgi ve beğenisini toplamaktadır.
İran’ın geleneksel güzel sanatlarından biri de hat sanatıdır. Genelde ortak karakterlere sahip olan Farsça ve Arapça alfabenin yazıldığı ve yazının adeta bir resim gibi işlendiği bu sanatta İran şiirlerinin yanısıra Kur’an ayetleri, hadisler ve büyük İslam şahsiyetlerinin sözleri yazıya geçirilir.
Hat sanatı da geleneksel İran musikisi gibi İslam Devriminden sonra daha da yaygınlaşmış ve çok rağbet edilen bir sanat haline dönüşmüştür.
Minyatür türündeki geleneksel İran resim sanatı da uzun bir geçmişe sahip olup İran tasavvufu ve edebiyatıyla iç içedir. Tevhid ve kulluk anlayışı geleneksel İran resim sanatına özel bir form vermiştir. Bu form az çok heykel sanatında da kendini göstermektedir.
Resim ve heykelden daha önemli bir sanat ise geleneksel İran mimarisidir. İran mimarisinin tarihi, İran’ın İslamlaşmasından önceki  dönemlere kadar uzanır. Bu dönemlere ait Tahtı Cemşid, Kuruş Kabri (İran’ın güneyinde Şiraz kentine yakın bir yerde kuruludur) Tak-ı Kesr (İran’ın batısında) gibi görkemli yapılar günümüze kadar gelen en eski tarihi eserlerdendir.
İzlerini ülkenin bir çok yerinde görmek mümkün olan İslam Dönemi İran Mimarisi, İranlıların sanat ve bilim anlayışlarını, estetik zevklerini yansıtan önemli bir öğedir. Zencan yakınlarındaki Sultaniye Kümbeti, İsfahan’daki Şeyh Lütfullah ve İmam Camileri, Yezd Merkez Camii ve UNESCO tarafından İsfahan şehriyle birlikte İnsanlık Mirası olarak ilan edilen bütün bir Yezd şehri İran İslam mimarisinin başlıca yapıtlarına örnek verilebilir. Belirtmek gerekir ki, İran İslam mimarisini büyüleyici kılan temel özellik, tevhidi sanat anlayışının yörelerle,ekonomik ve sosyal ilişkiler ve şehir planlamasıyla birleşmesinden başka bir şey değildir. 
Modern sanatlar arasında sinema İran’da özel bir konuma sahiptir. İran sineması bir sanayi gibi çalışmaktadır. Yılda ortalama 60 film üretilmekte ve binlerce kişi bu sektörde istihdam imkanı bulmaktadır.
İranlı yönetmenlerin ve eserlerinin pek çoğu dünya sinema çevrelerinde tanınmaktadır. İran filmlerinden bazıları son on, yirmi yılda Cannes ,Nantes, Berlin , Chicago ve Locarno gibi önemli uluslararası festivallerde büyük başarılara imza atmışlardır. Sinemanın sanat ve teknik kollarında faaliyet gösteren pek çok kadın sinemacıya ilaveten çok sayıda kadın yönetmen de bu alanda başarıyla varlıklarını sürdürmekteler. İran halkının sinemaya olan ilgisine 182.859 seyirci kapasiteli 295 salonda cevap verilmektedir. Sinemanın yanısıra radyo ve televizyon da iki kitle iletişim aracı olarak halkın kültürel ihtiyaçlarına cevap vermede önemli rol oynamaktadır. 3 uluslararası, 5 ulusal ve pek çok eyalette birer yerel televizyon kanalı yayın yapmaktadır. Televizyonun 1. Kanalı yurdun %94’üne 2. Kanalı ise %89’una ulaşabilmektedir. İran’da radyo ve televizyon Rehberlik makamına bağlı olup Yürütme, Yasama ve Yargı güçleri temsilcilerinin denetimi altındadır.
Yazılı basın ise haber ulaştırma anlamında radyo ve televizyonun tamamlayıcısı durumundadır. 1998 yılında basım yayın izni almış süreli yayın organı sayısı 1064 idi. Bugün 44’ü ulusal ,17’si yerel 61 gazetenin yanısıra 4 İngilizce, 2 Arapça, 1 Ermenice ve bir de görme özürlülere yönelik gazete yayınlanmaktadır.
Mail Grubuna Katıl
Travelterminal.net sitesinde yer alan tüm metin, resim ve içeriklerin hakları TEK TURIZM İNŞ.TESKT. SAN. ve TİC. Şirketine aittir. Hiç bir şekilde basılı veya elektronik bir ortamda izinsiz kullanılamaz veya kopyalanamaz. Tüm içerik bilgilendirme amaçlı olup değişiklik olması durumunda Travelterminal.net sorumlu tutulamaz.